
Hayırlara vesile olsun! Soğuk bir kış günü, yılın ilk günü aklıma aşk düştü. Mungan, Mungan kokuyorum kendime. Sebep, dün gece ağzımdaki rulo kağıdının yarısı yırtılmış üfleye üfleye telini açıp kapadığım düdükle dolaştığım yeni yıl partisi mi? Kalabalıktık. Dışarıda bir mekanda. Bizim grup 14-15 kişi. İki katlı mekan tıklım tıklım dolu. Tanıdık vardı epeyi. Her şey çok güzeldi, eğlence, kalite, şıklık, nezaket, müzikler… Daha önce de görmüştüm, onu. Görmüş, beğenmiştim. Bizim kızlardan biriyle gelmiş.
Herkese küçük matruşkalar almış, en ufağının içerisine birer küçük not düşmüştüm. O hesapta yoktu! Geleceğini bilmediğim için ona hediye almadığımı söyleyerek özür diledim. Kalabalığın üzerinden yüzerek ulaştığım bardan ona aldığım kadehi kabul etmesini söyledim. Önceki içkisinin devamı oluşu dikkatini çekti, teşekkür etti. Biraz karşılıklı sallandık. Bilmeme rağmen adını sordum ve anlamamış gibi birkaç kez tekrarlattım. Sonra da ‘Yok biliyorum adını da, üst üste duymak hoşuma gitti!’ filan diye salaklamalar yaptım. Ardından birbirimize birkaç cümle, işlerimizden filan… İçkilerimizi beraber yarıladık. Gecenin devamında da bir daha bir araya gelmedik.
Şimdi yüzlerce insana rağmen sadece onun yüzünü hatırlıyorum, gülüşünü, gamzelerini…
Diğer insanlar birer siluet.
Hayır! Fazla alkol almadım.
İçimde sanki kurbağalar bir nilüfer yaprağından ötekine zıplıyorlar.
Yine kendime bile söyleyemiyorum. Yine. yeni, yeniden…
Geldiği âna kadar gelmez sanılan o duygu mu yine kapıda bekleyen?
Geldiği âna kadar gelmez sanılan o duygu mu yine kapıda bekleyen?
Ben severim… Severim bu duyguyu.
Off! Telefonu bile yok bende. Ad, soyad, baş harfler kombinasyonları filan denesem, 100-150 tane mail atsam birini tutturur muyum, acaba. Büyük olasılıkla hotmail’dir. Olmazsa en son facebook…
Çoğu öyküden biliyorum ki, kavuşma zorluğu yani o sancılı, o kahredici, o melankoliye bağlanan dönem, aşkın tadının çıktığı dönemdir aslında. Devamı esas oğlana ve kıza göre değişiyor. Çünkü aşk kavuşamama mistisizmidir. Kavuşamama yan yana da olsanız hissettirir kendini. Hem de en acı haliyle. Ortak 1-2 arkadaşımız var aslında. Dün gece beraber gelmişlerdi. Onların ağzını mı yoklasam acaba. Anında uyanırlar tabii!
İçinizde havai fişeklerin patladığı o dönemde bedenine, ruhuna dokunamıyorsunuzdur, acı çekiyorsunuzdur, nasıl yapmalı, nasıl etmeli diye kendi aklınızda dört dönüyorsunuzdur, mutsuzsunuzdur ama ümit ve umut dolusunuzdur. Akıl oyunları başlamıştır. Erişememenin, buluşamamanın, yan yana gelemeyişin ve en önemlisi ona, ona olan aşkınızı hissettirememenin çözüm arayışları başlar. Uyanırlarsa uyansınlar. Birisi onun kulağına fısıldar ve haberi olur belki.
Zaten takip edip sevdiği içkiyi almamdan, onu atlamamış olmamdan bir şeyler anlamıştır…
Birkaç tane çözüm geliştirir ve peşi sıra uygulamaya koyarsınız. Sonra, ne mi olur?
Ya karşınızdaki size karşı mesafeli durur, dünya başka yöne dönüyordur onun için. Ve size ‘aşık işte!’ denmeye devam edilir. Ya da sizin akıl oyunlarından biri tutar ve kazanırsınız. Zurnanın son deliği de budur işte. İlişkinin bitme süreci başlamıştır. Artık sizi içine çeken anafor etkisi kalkıverir ortadan ve dümdüz bir suyun üzerinde kalıverirsiniz. Yok, yok ben anaforu uzatmalıyım. Çalıştığı işyerine resimli CV’mi mi yollasam. Belki görür ve beni bulur. ‘Senin kendi işin değil miydi? Çok memnun olduğunu severek yaptığını anlatmıştın.’ diye sorar. ‘Evet! Ama yetmiyor işte. Broker’lığa da merak saldım. Sizin oraya, yani seninle beraber. İkimiz, broker, birlikte yani’ filan diye saçmalasam.
Dümdüz bir suyun üzerinde kaldığınızda aşk bitmiş, başka bir şeyler başlamıştır; ‘mutlu birliktelik’, ‘birbirlerini çok seviyorlar’, ya da ‘fazla uzun sürmez, bak görürsün!’ ler filan… Zaten eğer bu sürece girdiyseniz, bir efsane yaratma şansınız kalmamıştır. En fazla kalabalık bir topluluğa ‘Evet, diyoo’ diye bağırtır, nihayetinde de belediye evlendirme dairesinin arşivlerine kalkacak olan deftere okkalı bir imza atarsınız. O kadar…
Ama diyelim ki kendinizi kabul ettirme süreci uzadıkça uzadı. Siz masala kahraman olmak istedikçe, bastırdıkça iş uzuyor da uzuyor. Gözleriniz doluyor, aşkınızın şiddetinden ağlamak istiyorsunuz. İşte efsane olmaya giden yoldasınız. Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre… Yetmedi mi? Romeo ve Jülyet, Carmen ve Don Jose… Hangisi kavuşmuş, kavuşmuş da mutlu olmuş? Ama efsane, kuşaktan kuşağa. Ama ben efsane filan olmak istemiyorum, onu istiyorum. Aşığım. Yazı uzadıkça katsayı da yükseliyor üstelik. Yoksa mesai bitiminde işyerinin önünde mi beklesem? ‘Dün gece söylediklerim için özür dilerim. Umarım kızmamışsındır?’ desem. Ne dedin ki?’ sorusuna, ’seni çok beğendiğimi, takdir ettiğimi, her erkeğin senin gibi birisinin arkadaşlığına ihtiyacı vardır filan dedim ya’ desem. Kahkahalar atsa bunları söylemediğimi söylese. ‘İşte şimdi öğrendin, hay Allah ne salağım. İçimden geçirdiklerimi, sana söylediğimi zannettim. Şişede durduğu gibi durmuyor işte’ desem.
Peki! Ya. o da benim için böyle şeyler düşünüyorsa. Beğenmişse yani beni. Yine başlarsa… Ve yine biterse bendeki bu duygu? Yine rutin bir ilişki başlarsa? Aşk biterse? Korkuyorum…
Korkuyorum, Onlar ermiş muradına…’ noktasında toparlanacaksa masal, biliyorum ki, aşk iki kişiyi taşımaz, tek kişiliktir. Tek başınıza yaşarsınız. Ve unutulma özelliği vardır aşkın.
bir rüyadır gelir geçer her aşk bir gün hayal olur unutulmaz denen günler unutulur unutulur…
Ya da iş yerine 300 tane gül mü yollasam…